Buradasınız

Hadis-i Şerif

Malik ibnu evs ibni hadesan (Radıyallahu anh) naklediyor ki,

(Yukarıdaki vak'a ile alakalı olan) bir rivayet şöyledir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (yıllık ihtiyacını aldıktan sonra) geri kalanı Allah'ın malı kılar (Beytu'l-male koyar) idi.

• Ömer (Radıyallahu Anh) sonra (cemaate yönelerek) dedi ki:
- "Arz ve semanın izniyle ayakta durduğu Zat aşkına sizden soruyorum, bunu biliyor musunuz?"

Onlar: "Evet!" dediler.
Sonra Hazreti Ömer teker teker, Hazreti Abbas ve Hazreti Ali'ye yönelerek, öbür cemaate yaptığı gibi, aynı şekilde yemin vererek bu hususu bilip bilmediklerini sordu.

Her ikisi de: "Evet, biliyoruz!" dediler.
Sonra Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) sözüne devam etti:
- "(Hatırlayın! Siz,) Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat edince, Ebu Bekir'e bu meseleyi götürdünüz. O, size: "Ben Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın velisiyim, ikiniz bana ihtilafınızı getirdiniz, sen ey Abbas, kardeşin oğlunun mirasını taleb ediyorsun, sen de ey Ali, hanımın Fatıma'nın babasından olan mirasını taleb ediyorsun" dedi.

Ve devamla: "Ebu Bekir Radıyallahu Anh size, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın şu sözünü hatırlattı:
- "Bize varis olunmaz. Her ne bıraktı isek sadakadır."

Siz ikiniz (onu ithamda) ittifak ettiniz. (Allah biliyor o, bu tatbikatta doğru, iyi, isabetli ve hakka uygun hareket ediyordu.

Sonra Ebu Bekir Radıyallahu Anh vefat etti. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Ebu Bekir'in velisi ben oldum, böylece o malın sorumluluğu bana geçti. Allah biliyor, bu işte ben de doğru, iyi, isabetli ve hakka uygun hareket ediyorum.

Şimdi (ey Abbas!) sen ve Ali bana geldiniz. Meseleniz aynı mesele. Bana: "(Beni Nadir'den kalan fey malını) bize ver!" diyorsunuz.

Ben de şu cevabı veriyorum:
- "Dilerseniz, bir şartla o malı size vereyim.

O şart da şudur:
- "Bu malı, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), (Ebu Bekir ve sorumluluğunu aldığım günden beri ben) nasıl kullandı isek sizin de öyle kullanacağınıza dair Allah'a söz vermenizdir. Onu bu şartla aldınız mı? Tamam mı?"

Onlar: "Evet!" dediler.

Hazreti Ömer de:
- "Sonra siz bana aranızda (başka şekilde) hükmedeyim diye (mi)? geldiniz. Hayır, vallahi aranızda, kıyamet kopuncaya kadar, bundan başka bir hüküm veremem.
Bu şartı yerine getirmede aciz kalırsanız, malı bana iade ediverin" dedi.

(Kaynaklar önceki rivayette kaydedilenlerdir.)

Arapçası

وفي رواية: [ثُمَّ يَجْعَلُ مَا بَقى مُجْعَلَ مَالِ اللّهِ تَعالى؛ ثُمَّ قَالَ: أنْشُدُكُمْ بِاللّهِ الَّذِى بِإذْنِهِ تَقُومُ السَّماءُ وَالأ َرْضُ أتَعْلَمُونَ ذلِكَ؟ قَالُوا نَعَمْ؛ ثُمَّ نَشَدَ عَبَّاساً وَعَلِيّاً بِمثْلِ مَا نَشَدَ بِهِ الْقَوْمَ فَقَاَ نَعَمْ. قَالَ فَلَمّا تُوُفِّىَ رَسُولُ ﺍللّٰهِ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) قَالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: أنَا وَلىُّ رَسُولِ ﺍللّٰهِ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) فَجِئْتُمَا تَطْلُبُ أنْتَ مِيرَاثَكَ مِنِ ابْنِ أخِيكَ، وَيَطْلُبُ هذَا مِيرَاثٍ امْرَأتِهِ مِنْ أبِيهَا. فقَالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قالَ رَسُولُ ﺍللّٰهِ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ): لا نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ ثُمَّ اتَّفَقْتُمَا ثُمَّ تُوُفِّىَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ وَأنَا وَلِىُّ رَسُولِ ﺍللّٰهِ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) وَوَلِىُّ أبى بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَوَلَيتُهَا ثُمَّ جِئْتَنِى أنْتَ وَهذا وَأنْتُمَا جَمِيعٌ وَأمْرُكُمَا وَاحدٌ. فَقُلْتُمَا ادْفَعْهَا إلَيْنَا، فقُلْتُ: إنْ شِئْتُمَا دَفَعْتُهَا إلَيْكُمَا عَلى أنَّ عَلَيْكُمَا عَهْدَ اللّهِ أنْ تَعْمَلَا فِيهَا بِالَّذِى كانَ يَعْمَلُ فِيهَا رَسُولُ ﺍللّٰهِ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) فَأخَذْتُمَاهَا بذَلِكَ؛ أكَذلِكَ؟ قالَا نَعَمْ. قالَ: ثُمَّ جِئْتُمَانِى قْضِىَ بَيْنَكُمَا؟ لا وَاللّهِ لا أقْضِىَ بَيْنَكُمَا بِغَيْرِ ذلِكَ حَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ فَإنْ عَجَزْتُمَا عَنْهَا فَرُدَّاهَا إلىَّ]. أخرجه الخمسة، وهذا لفظ الشيخين.

«دَفَّ» يقال دفت دافة من الأ عراب إذا جاءوا إلى المصر. «وَالرَّضْخُ» العطاء القليل «وَاتَّئدُوا» أمر بالتأنى والتثبت في الأ مر. «وَالرَّهْطُ» الجماعةُ من الرجال دون العشرة. «والفَئُ» ما أخذ من كافر بلاقتال. «اسْتِئْثَارُ» الاستبداد بالشئ والانفراد به .

Kaynak

Buhari, Feraiz 3, Humus 1, Cidad 80, Meğazi 14, Tefsir, Haşr 3, Nafakat 3, İ'tisam 5, Müslim, 48, (1757), Tirmizi, Siyer 44, (1619), Ebu Davud, Haraç 19, (2963, 2964, 2965, 2967), Nesai, Fey 1, (7, 136, 137)

Açıklama

1- Hadisin bazı vecihlerini Buhârî Kitâbu'l-Ferâiz'de: "Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın: "Bize vâris olunmaz, her ne bırakmışsak sadakadır" hadisi babı" başlığını taşıyan babta kaydeder.

Hadis, görüldüğü üzere, Buhârî'nin muhtelif bölümlerinde farklı vecihleriyle kaydedildiği gibi, Müslim, Tirmizî, Ebu Dâvud ve Nesâî'de de farklı vecihleriyle kaydedilmiştir.

2- Hâdisenin kısaca özeti şudur: Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)' ın amcası Abbâs'la Hazreti Ali (radıyallahu anhümâ), Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın terekesi sayılan Benî Nadir Yahudilerinden kalan[56] fey malı hususunda ihtilâfa düşerek Halife Hazreti Ömer'e müracaat ederler. Hazreti Ömer, onlara aynı meseleden dâvâcı olarak daha önce, Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh)'e de müracaat ettiklerini hatırlatarak, Hazreti Ebu Bekir'in kendilerine Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın: "Kimse bize vâris olamaz, bıraktıklarımız sadakadır" meâlindeki hadisini hatırlatarak onlara bu maldan hak tanımadığını hatırlatır ve kendisinin de aynı kanaatte olduğunu ifade der.

Bu malın tasarrufunu şartlı olarak kendilerine bırakabileceğini söyler.

3- Rivayetlerden anlaşıldığı üzere Hazreti Peygamber (Aleyhissalâtu Vesselâm) adı geçen (Benû Nadir, Hayber, Fedek) fey mallarından hissesine düşeni, sağlığında kendisinin ve ailesinin ihtiyaçları için harcamış, artan malı Müslümanların maslahatı, at, silah alımı gibi umumî hizmetlerde harcamış idi. Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) vefat edince önce kızı Fatıma (radıyallahu anhâ), Halife Hazreti Ebu Bekir'e gelerek bu malları tevârüs usûlünce temellük etmek istemiş ise de, Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh): "Bize tevârüs olunmaz, bıraktığımız her şey sadakadır" meâlindeki hadisi hatırlatarak Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın bıraktığı mallara miras muamelesi yapılamayacağını söyler.

Bunun üzerine, Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'tan altı ay kadar sonra vefat edecek olan Hazreti Fâtıma, Hazreti Ebu Bekir'e küser ve ölünceye kadar barışmaz.

4- Bu malların bazı rivayetlere göre taksimi, bazı rivayetlere göre de velâyeti (idaresi) için Hazreti Abbas ve Hazreti Ali, önce Halife Hazreti Ebu Bekir'e, sonra da Halife Hazreti Ömer'e çıkarlar. Her ikisi de, Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın mezkûr hadisini hatırlatarak ve kendilerince de bilinmekte olduğunu anlayarak isteklerine müsbet cevap vermezler ve reddederler.

5- Hadiste birkaç müşkil:

Hadis, pekçok vecihten rivayet edilmiştir ve herbir vechinde bazı farklılıklar mevcuttur ve bir kısım müşkiller ortaya koymaktadır.

a) Bazı vecihlerde HazretiAbbas'ın, HazretiAli'ye sarfettiği galiz tâbirler. Hatadan, günahtan mâsum olma keyfiyeti Ehl-i Sünnet nazarında sâdece peygamberlere has ise de, yine Ehl-i Sünnet, pekçok âyet ve hadislere dayanarak Ashâb'a karşı edeble mükelleftir.

Ashâb arasında birçok siyasî ve sâir ihtilaflar olsa bile birbirlerini galiz tâbirlerle tavsif etmelerine pek rastlanmaz. Hazreti Abbas'ın, yeğeni olan Hazreti Ali için sarfettiği bu sözler, pek nâdir istisnalardandır.

Acaba Hazreti Abbâs bunu söylemiş midir? Yoksa râvilerden birinin vehmi midir? Şârihlerden bazıları bunu reddederek Hazreti Abbas'tan, Hazreti Ali'ye karşı bu sözlerin sâdır olmayacağını söylemiş ve hatta rivayet esnasında olanı hazfetmiştir. Gerçeği Allah bilir.

Rivayetten bunları hazfetmeyi uygun bulan Mâzirî, Hazreti Abbâs'ın gerçekten söylemiş olma ihtimali karşısında şöyle bir izah sunar: "En münâsibi, Hazreti Abbâs'ın oğlu durumunda olan Hazreti Ali (radıyallahu anhümâ)'ye, nazı geçtiği için bu kelimeleri (lâtife ve şaka yoluyla) söylemiş olduğunu kabul etmektedir. Maksadı, itikadınca hatalı olan yeğenini bu davranışından vazgeçirmektir.

Mezkur vasıflarla, o davranışlara hatâen değil, âmden, kasden girenler tavsif edilebilir."

Mâzirî devamla şu mânada Açıklamada bulunur: "Bu te'vil şarttır, çünkü Hazreti Abbas, bu hakâretleri Halife Hazreti Ömer ile Hazreti Osman, Zübeyr, Abdurrahman İbnu Avf ve Sa'd (radıyallahu anhüm) gibi, büyük zatların huzurunda sarfetmiş ve bunlardan hiçbiri de reddetme hususunda müdahalede bulunmamışlardır.

Halbuki bu zatlar münkeri red ve yalanı tekzib hususunda aşırı titiz insanlardır. Hazreti Ali gibi faziletlerle dolu bir zat hakkında bu sözlerin itham maksadıyla söylenmediğini bildikleri için, müdâhale ihtiyacını duymadılar."

Rivayete göre, bu malın tasarrufu, Hazreti Ali'nin elinde idi. Hazreti Abbâs'ı ondan men etti ve bu hususta ona baskın çıktı, bu sebeple HazretiAli'yi şikâyet etmiştir.

b) Hadiste gözüken ikinci bir müşkil, aynı mesele üzerinde iki ayrı şikâyetin vukûu. Şöyle ki: Rivâyetten sarih olarak anlaşıldığına göre, Hazreti Abbâs'la Hazreti Ali, önce Hazreti Ebu Bekir'e giderler. Hazreti Ebu Bekir onları Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın bıraktıklarına vâris olunamayacağı hususundaki hadisi onların da bildiğini görüyor.

Onlar bunu bile bile, Hazreti Ebu Bekir'in vefatından sonra Hazreti Ömer'e, -hilâfetinin ikinci senesinde- başvururlar, Hazreti Ömer, onlara, daha önce de Hazreti Ebu Bekir'e çıktıklarını hatırlatarak taleblerini reddeder.

Burada müşkil şudur: Bunlar, bu mala vâris olunamayacağını bildikleri halde niye Hazreti Ebu Bekir'e ve sonra da Hazreti Ömer (radıyallahu anhümâ)'e mürâcaat ettiler?

İbnu Hacer şöyle cevaplar: "Gerek bu iki sâhâbi ve gerekse bunlardan önce Hazreti Fatıma, "Bize vâris olunmaz" yasağının bırakılan her mala şâmil olmayıp, bâzılarına mahsus olduğuna inanıyorlardı..."

Hazreti Ömer'e ikinci defa çıkışlarıyla ilgili olarak Dârakutnî'nin bir rivayetine atıf yaparak şu Açıklamayı el-Kâdî İsmâil'den nakleder: "Hazreti Abbâs ve Hazreti Ali'nin ihtilâfları mezkur malların velayeti (tasarruf yetkisi) ve (nasıl, nerelere) sarfedileceği hususunda idi." Ancak İbnu Hacer bunu makul bulmaz.

Nesâî'deki rivayetin, bu malın kendilerine pay edilmesi için müracaat ettiklerinde, te'vile hacet bırakmayacak kadar sarâhat olduğunu belirtir.

6- Hazreti Ömer, arkadan gelen nesillerce, temellük ifade edecek bir taksimden kaçınmıştır. Hazreti Peygamber (Aleyhissalâtu Vesselâm), Hazreti Ebu Bekir ve bir müddet de kendisi tarafından tasarruf edildiği şekilde tasarruf etmeleri kaydıyla velâyeti, yani bu malları kaideye uygun şekilde kullanma yetkisini onlara bırakmıştır.

7- Bu malların akibeti:

İbnu Hacer, ihtilâf konusu bu emlâkin akibeti ile ilgili şu bilgiyi kaydeder: "Hazreti Ali'nin elinde idi... sonra Hasan ve Hüseyin'e geçti, sonra Ali İbnu'l-Hüseyin ve Hasan İbnu Hasan'a, sonra Zeyd İbnu Hasan'ın eline geçti...

Sonra Abdullah İbnu Hasan'ın eline geçti. İdâreyi Abbâsoğulları ele geçirinceye kadar böyle devam etti. Abbasiler başa gelince el koydular.

El-Kâdî İsmail şu bilgiyi vermiştir: Bu mülkten Hazreti Abbâs'ın vazgeçmesi Hazreti Osman zamanında olmuştur.

İbnu Hacer, "ikinci asrın başına kadar, halifeden, velâyet yetkisi alanlarca, mahsulatın Medine ahalisinden muhtaç olanlara harcamak suretiyle tasarrufa devam edildiğini, daha sonra ahvalin değiştiğini" söyler.

8- Hadisten çıkarılan hükümler:Bu hadisten çıkarılan hükümlerden bazıları şunlardır:

1- Bir kabilenin idâresini, içlerinden büyük olanın üzerine alması gerekir. Çünkü, herkesin halini en iyi o bilir.

2- İmam, şerif kimseye ismiyle hitab edebilir, ismini terhimle de söyleyebilir.[57]

3- İmamdan, kişi velayet hakkını isteyebilir, ancak bunu rıfkla yapmalıdır.

4- Büyüklerin kapıcı tutmasının cevâzı, imamın yanında oturma, hâkimin infazı sırasında şefaat, verdiği hükmün esbab-ı mucibesini hâkimin Açıklaması gibi hususların caiz olduğu rivayette gözükmektedir.

5- İmam vakfa nezaret etmek üzere, kendi yerine bir başkasını kayyim yapabilir. Kayyimliğe iki kişiyi tayin edebilir ve hatta gerekiyorsa daha fazla kayyim de tutabilir.

6- Aşırı zâhid geçinenlerin iddiası aksine, evde yıllık erzakın depolanması câizdir, bu tevekküle mani değildir.

7- Akar sahibi olunabilir, bunlar işletilebilir. Akar dışında da nemalanacak mal edinilebilir; ticâret, zirâat vs. gibi.

8- Bir meselede yeni bir delil ikame edildiği takdirde imam onu esas alır ve muktezasına göre amel eder.

9- Hâkimin ilmiyle amel etmesi câizdir.

10- Tâbi olanlar, büyükte bir tutukluk görürlerse, büyük, sözle onlara açılmayınca, tâbiler büyüğün yanında sükût etmelidirler.

11- Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) fey'den ganimetin humsundan, kendi ihtiyacı ile ailesinin ihtiyacından fazla bir şey tutmuyordu. Bu miktardan fazlasında, taksim ederek dağıtma veya atiyyede bulunma hususlarına yetki sahibi idi.

12- Fakih ve âlimlerin, başkalarınca bilinen bazı şeyleri bilmemeleri ayıp değildir.

Kategori

Ana kategori : Cihad bölümü
Alt kategori : Ganimetler ve fey